Prş12132018

Makaleler

Tarih İçinde Besinlerin Değişimi ve Kronik Hastalıklar

Kullanıcı Oyu:  / 0
En KötüEn İyi 

Atalarımızın ve onların atalarının daha az hasta olduklarını, kemik ve dişlerinin daha sağlam olduğunu, bizden daha insancıl ve daha mutlu olduklarını biliyoruz. Bütün koşullar o zaman farklıydı ama özellikle yiyip içtikleri şimdikinden çok farklıydı. Nasıl besleniyordu atalarımız? Bizden 3-4 nesil öncesinde bile insanlar daha sağlamdı. Birkaç nesil içinde genetik yapı değişmeyeceğine göre, ne oldu da hastalıklar bu kadar arttı?


Eski günler bir taraftan güzel ama bir taraftan da hayat çok güç; ekmek aslanın ağzında. İnsanoğlu şimdi bedensel açıdan daha rahat ama ruhsal açıdan öyle değil. Besin ihtiyaçlarımız milyonlarca yıllık bir evrim sonucu şekillenmiş. Bilindiği gibi vücudumuzun bütün fonksiyonları 30 bin’e yakın gen tarafından denetleniyor. Bugünkü genlerimizin yüzde 99.99’u 40 bin yıl önceki atalarımızın (homo sapien) genleri gibi çalışmakta. Yani genlerimiz eski, 40 bin yıl önceki gibi, ama onları etkileyen çevresel faktörler yeni ve çok değişti.

Yontma Taş Devri 5-10bin yıl önce bitti. O zamandan bu zamana kadar genlerimizde çok az değişiklik olmasına rağmen çevresel şartlar ve özellikle de yiyeceklerimiz çok büyük oranda değişti. Özellikle son 50-100yıl içinde doğal olmayan, işlenmiş ve katkı konulmuş gıdalar aşırı şekilde kullanılmaya başlandı. Buna bağlı olarak taze sebze meyve ve tencere yemeklerinin tüketiminde de belirgin bir azalma oldu

(Tablo-1).
Eğer genlerimizin baş edemeyeceği doğal olmayan yiyeceklerle beslenirsek hücrelerimiz yıpranıyor ve normal işlevlerini göremiyorlar. Sonuçta genler ve yiyecekler arasındaki bu evrimsel uyumsuzluk hali şişmanlık, diyabet, koroner kalp hastalığı, hipertansiyon, felç, depresyon, hiperaktivite, otizm, reflü, ülser, astım, romatizma, kronik yorgunluk sendromu, kanser ve osteoporoz gibi son yıllarda müthiş artış gösteren çok sayıda kronikdejeneratif hastalığa neden oluyor (2).

Bunun aksine eğer genlerimizi iyi besler, onların alışkın olduğu gıdaları verirsek, yani atalarımıza benzer şekilde yersek, genlerimiz görevlerini iyi yapıyorlar. Sonuçta yaşam süremiz ve kalitesi artıyor ve hastalıklardan korunuyoruz (3).

Evrimsel paradigmayı başlangıç noktası olarak alırsak günümüzdeki optimal besin ihtiyaçlarımızın neler olduğunu daha iyi anlayabiliriz. Dünya tarihini incelediğimizde ilk hücreli canlıların 3.5 milyar yıl önce denizlerde belirdiğini ve 350 milyon yıl önce omurgalıların karaya çıktığını görürüz. 4.5 milyon yıl önceki ilk insansıların böcek ağırlıklı beslendiğini biliyoruz. 2.2 milyon yıl önce ilk gerçek insan et ağırlıklı olarak besleniyorlar ve bunun yanında taze sebze-meyve ve kabuklu yemişler yiyorlardı. 10 bin yıl önce Mezopotamya’da tarım devrimi ile yontma taş devri bitti; et ve sebze meyve ağırlıklı diyet büyük ölçüde terk edildi (4).

Göçebeliği bitirip yerleşik hayata geçişi sağlayan tarım devriminin insan nüfusunun  artmasına ve medeniyetlerin ilerlemesine büyük katkısı oldu. Yeterli besin bulamamaya bağlı açlıktan ölümler azaldı fakat bu dönemde yapılan tahıl ağırlıklı beslenme insanların boylarını ve yaşam sürelerini belirgin bir şekilde kısalttı. Çocuk ölümleri, enfeksiyon hastalıkları ve çeşitli kronik hastalıklarda artışlar oldu.

Tabii en büyük darbe 19. Yüzyılda gerçekleşen sanayi devrimi’nden sonra oldu. Diyete büyük ölçüde rafine gıdalar (beyaz un ve rafine şeker) girmeye başladı. Bu devirde de yiyeceklere ulaşım daha kolay ve ucuz olmasına karşın özellikle artan enfeksiyon hastalıkları nedeni ile yaşam süresinde belirgin bir uzama sağlanamadı.

Avrupa, Çin, Güney Afrika ve Avustralya’dan alınan kafatasları üzerinde yapılan araştırmalar sonrasında, son 5 bin sene içinde insan beyninin tam 150 santimetre küp küçüldüğü anlaşıldı(5).

Yani insan beyni 5 bin sene önceki haline oranla yüzde 10 daha küçük. Bilim insanları bu durumdan, av hayvanı ağırlıklı beslenmeden tahıl ağırlıklı beslenmeye geçişi sorumlu tutuyorlar.

20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren enfeksiyon hastalıklarının kontrol altına alınması (temiz su, altyapı hizmetleri) ve çocuk ölümlerinin büyük ölçüde azaltılması ile birlikte yaşam süresi uzadı. Fakat bu dönemde diyette doğal olmayan, işlenmiş ve katkı konulmuş gıdalar aşırı şekilde kullanılmaya başlandı. Bunun sonucunda kronik hastalıklarda müthiş bir patlama oldu. Yani “sıcak” (enfeksiyöz) hastalıklar azalırken “soğuk” (enfeksiyöz olmayan kronik) hastalıklar arttı.

Son yüzyılda diyetimizde meydana gelen en önemli değişiklikleri şöyle özetleyebiliriz:

• Rafine şeker ve beyaz un tüketiminin artması
• Taze sebze-meyve (vitaminmineral) ve probiyotiklerden zengin gıdaların tüketiminin azalması
• Omega-3 tüketiminin azalması, omega-6 tüketiminin aşırı artması
• Katkı maddeleri, toksinler, çevre kirliliği
• Yeterli güneş ışığının alınmaması (D vitamini)
• Yeterli hareket etmeme
Prof. Dr. Ahmet AYDIN
İÜ Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları ABD Metabolizma ve Beslenme Bilim Dalı (w w w.beslenme.bulteni.com / Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir. )

KAYNAKLAR
1. Eaton SB and Konner M, “Paleolithic Nutrition: A consideration of its nature and current implications,” New Eng
J Med, 1983;312:283-9.
2. O’Keeffe JH, Cordain L. Cardiovascular Disease Resulting From a Diet and Lifestyle at Odds With Our Paleolithic Genome: How to Become a 21st-Century Hunter-Gatherer. Mayo Clin Proc. 2004;79:101-108
3. Eaton SB, Eaton SB III, Konner MJ et al., “An evolutionary perspective enhances understanding of human nutritional requirements,” J Nutrition, 1996;126:1732-40.
4. Milton, K. Diet and primate evolution. Sci Amer 1993; 269: 86-93.

Not: Bu röportaj Prof. Dr. Ahmet Aydın’ın ‘7den 77’ye Taş Devri Diyeti’ kitabından alınmıştır. (Hayy Kitap, 2010)